Yiğitcik 21.5 aylık :)
Çok fazla konuştuğu söylenemez. En sevdiği kelime "di". Her şey di onun için. Su mesela di :) ama başka şeylere de di dediği için, o sırada istediği şey su mu değil mi tam anlayamıyoruz.
Didin (vişne suyu)
Dididinn (silindir)
Dididi (tehlikeli)
Böyle yazınca gerçekten çok komik oluyor ama biz onun ne demek istediğini anlıyoruz, çoğu zaman diyelim :)
Nanin (İtfaiye arabası)
Aennn (araba)
Anne
Baba
Annane
Dede
Da (dayı)
Ha (hala)
Dan (çınar veya can)
Ba (bardak veya balık)
Tih tih (tren)
Tiktak (saat)
Naa (nar)
Mmm (muz)
Emma (elma)
Mama (her türlü yemek )
8 Mayıs 2015 Cuma
Çocuklarımın Kitapları :)
Bazı şeyleri kayıt altına almak istediğimde geliyorum artık bloga sanırım. Bu sefer ilk konu Çınar'ın okuduğu sevdiği kitaplar.
Ben çok seviyorum kitap almayı. Çocuk kitapları almayı daha da çok seviyorum :)
Çınar'ın da kitaplarla arası çok iyi. Sevdiği kitaplardan bir ya da bir kaçını her akşam mutlaka okumamızı istiyor. Bu da benim çok hoşuma gidiyor. Yatmadan önce yapılabilecek en güzel şey bence kitap okumak.
Geçen sene sevdiği kitaplar bunlar. Hala okuyoruz tabii ki bunları ama aralarına yenileri katıldığı için okuma sıklığımız azaldı.
- Uyurgezer Fil , Behiç Ak ( En çok okuduğumuz kitap :) )
- Değnek Adam,Axel Scheffler, Julia Donaldson
- Rüzgarın Üzerindeki Şehir, Behiç Ak
- Ay'a Yolculuk, Jill Murphy
- Tostoraman, Julia Donaldson
- Değirmenci ile Baykuş, Göknil Genç
Bu ara sevdiği kitaplar:
- Gergedanlar Krep Yemez, Anna Kemp ( En çok okuduğumuz ikinci kitap :) )
- Köpekler Bale Yapmaz (Gergedanlar Krep Yemez'i sevdiği için yazarın bu kitabını da aldım, onu da sevdi Çınar )
- Vahşi Şeyler Ülkesinde, Maurice Sendak
- Babam Ne İş Yapar, Rachel Bright
Yiğit de yavaş yavaş ilgi duymaya başladı. İş makinelerini anlatan bir kitap vardı evde, bayağı büyük, detaylı, büyük yaş grubu için. Yiğit en çok bu kitabı seviyor ama şimdilik çabuk sıkılıyor. Yeni yeni Babam Ne İş Yapar kitabını da incelemeye başladı. En çok oradaki itfaiye arabasını seviyor. Nanin diyor :)
Ben çok seviyorum kitap almayı. Çocuk kitapları almayı daha da çok seviyorum :)
Çınar'ın da kitaplarla arası çok iyi. Sevdiği kitaplardan bir ya da bir kaçını her akşam mutlaka okumamızı istiyor. Bu da benim çok hoşuma gidiyor. Yatmadan önce yapılabilecek en güzel şey bence kitap okumak.
Geçen sene sevdiği kitaplar bunlar. Hala okuyoruz tabii ki bunları ama aralarına yenileri katıldığı için okuma sıklığımız azaldı.
- Uyurgezer Fil , Behiç Ak ( En çok okuduğumuz kitap :) )
- Değnek Adam,Axel Scheffler, Julia Donaldson
- Rüzgarın Üzerindeki Şehir, Behiç Ak
- Ay'a Yolculuk, Jill Murphy
- Tostoraman, Julia Donaldson
- Değirmenci ile Baykuş, Göknil Genç
Bu ara sevdiği kitaplar:
- Gergedanlar Krep Yemez, Anna Kemp ( En çok okuduğumuz ikinci kitap :) )
- Vahşi Şeyler Ülkesinde, Maurice Sendak
- Babam Ne İş Yapar, Rachel Bright
Yiğit de yavaş yavaş ilgi duymaya başladı. İş makinelerini anlatan bir kitap vardı evde, bayağı büyük, detaylı, büyük yaş grubu için. Yiğit en çok bu kitabı seviyor ama şimdilik çabuk sıkılıyor. Yeni yeni Babam Ne İş Yapar kitabını da incelemeye başladı. En çok oradaki itfaiye arabasını seviyor. Nanin diyor :)
4 Aralık 2014 Perşembe
Yetişmek
Bu yazının başlığı yetişememek olacaktı.
Vazgeçtim.
Değiştirdim başlığı.
Yetişmek yaptım.
Herşeye yetişmeye çalışıyorum. Arada kaçırdıklarım oluyor tabii ki.
En çok miniklerimle vakit geçirmeye odaklıyım. Beraber vakit geçirirken onların güldüğünü görmek beni çok mutlu ediyor. Çınar ve Yiğit'in beraber oynadığı bazı oyunlar var ama genelde ikisinin de aynı anda farklı talepleri olabiliyor. O zamanlar işte ne yapacağımı şaşırıyorum. Bir o yana koşuyorum bir bu yana. Yoruluyorum ama bu karmaşayı çok seviyorum ben. Evdeki dağınıklığın arasında pıtır pıtır gezen iki bıdık görmek beni çok mutlu ediyor. Üç tane olsalar hayır demem valla :).
Yemek konusu bir şekilde halledilmişse oh benden iyisi yok. Niyeyse en önemli konu yemek. Birincisi ne pişireceğimiz, ikincisi de o yemeğin yapılması. Neyseki en küçük miniğimiz de artık normal yemekler yemeye başladı. Yine ona özel birşeyler pişiyor ama ortak yemeklerimiz de çoğaldı. Aslında şöyle de bir durum var ki, biz çocukların yediği sebze yemeklerini yemek istemiyoruz. :) Şimdi hiç de iyi bir örnek olmuyoruz bu durumda :) çünkü çocuklar ne görürse onu yapıyorlar. Bizim yemediğimiz yemeği niye yesinler ki. Sebze yemeklerine tat olarak yeni bir yorum bulsam ve hem hazırlaması hem yemesi eğlenceli olsa. Bir de sihirli değnek :) şimdilik annem sihirli annemiz bizim.
Bir de kendime notlarım olsun .
- Yiğit'i emzirmeyi bıraktım - 29 Ekim haftası. Kuzucuk çok kolay alıştı, annemin ve Volkan'ın yardımıyla tabii ki. Ben ondan daha zor alıştım diyebilirim. Ara sıra sordu bana di di diye. Ben de ona anlatmaya çalıştım ama o kadar minik ve o kadar masum ki. Gözlerim doldu hep. Emzirmeyi bırakmak bence anne ve bebek arasında kopan ilk bağ. Oğlumun bağımsızlığa ilk adımı. Emzirmeyi bıraktıktan sonra uykusu da iştahı da daha iyi oldu. Çınar'ın da uykusu düzelmişti emzirmeden sonra. Yiğit'in uykusu hemen değişti. İştahı da hızla arttı miniğimin.
- Yiğit kurban bayramından hemen önce Anni dedi :) Eylül sonu, ekim başı diyelim. Şimdi anni, baba, dede, dada, haa (hala) , akdağ diyor :) Bir de tehlikeli demeye çalışıyor, diiidiii gibi :)
Daha çok di , da gibi sesler çıkarıyor.
- Çınar çok ilgi istiyor bu aralar. Hasta oldu üst üste, bir de ben işe başlayınca yeteri kadar görüşemedik. Ben bu iki sebebe bağlıyorum. Tabi bazen Yiğit'e de kızıyor ama yapacak birşey yok.
- Bir de miniklere müdahale edip etmeme konumuz var. Birbirlerine vuruyorlar, ya da itiyorlar bazen. Hiç karışmamak gerekiyormuş. Biz de müdahale etmemeye çalışıyoruz. Olduğu kadar.
- Pazartesi günü bir muhabbet kuşumuz oldu. Babam almış gelmiş. Adını Cingöz koyduk. Şimdilik birbirimize alışmaya çalışıyoruz. Bakalım.
Vazgeçtim.
Değiştirdim başlığı.
Yetişmek yaptım.
Herşeye yetişmeye çalışıyorum. Arada kaçırdıklarım oluyor tabii ki.
En çok miniklerimle vakit geçirmeye odaklıyım. Beraber vakit geçirirken onların güldüğünü görmek beni çok mutlu ediyor. Çınar ve Yiğit'in beraber oynadığı bazı oyunlar var ama genelde ikisinin de aynı anda farklı talepleri olabiliyor. O zamanlar işte ne yapacağımı şaşırıyorum. Bir o yana koşuyorum bir bu yana. Yoruluyorum ama bu karmaşayı çok seviyorum ben. Evdeki dağınıklığın arasında pıtır pıtır gezen iki bıdık görmek beni çok mutlu ediyor. Üç tane olsalar hayır demem valla :).
Yemek konusu bir şekilde halledilmişse oh benden iyisi yok. Niyeyse en önemli konu yemek. Birincisi ne pişireceğimiz, ikincisi de o yemeğin yapılması. Neyseki en küçük miniğimiz de artık normal yemekler yemeye başladı. Yine ona özel birşeyler pişiyor ama ortak yemeklerimiz de çoğaldı. Aslında şöyle de bir durum var ki, biz çocukların yediği sebze yemeklerini yemek istemiyoruz. :) Şimdi hiç de iyi bir örnek olmuyoruz bu durumda :) çünkü çocuklar ne görürse onu yapıyorlar. Bizim yemediğimiz yemeği niye yesinler ki. Sebze yemeklerine tat olarak yeni bir yorum bulsam ve hem hazırlaması hem yemesi eğlenceli olsa. Bir de sihirli değnek :) şimdilik annem sihirli annemiz bizim.
Bir de kendime notlarım olsun .
- Yiğit'i emzirmeyi bıraktım - 29 Ekim haftası. Kuzucuk çok kolay alıştı, annemin ve Volkan'ın yardımıyla tabii ki. Ben ondan daha zor alıştım diyebilirim. Ara sıra sordu bana di di diye. Ben de ona anlatmaya çalıştım ama o kadar minik ve o kadar masum ki. Gözlerim doldu hep. Emzirmeyi bırakmak bence anne ve bebek arasında kopan ilk bağ. Oğlumun bağımsızlığa ilk adımı. Emzirmeyi bıraktıktan sonra uykusu da iştahı da daha iyi oldu. Çınar'ın da uykusu düzelmişti emzirmeden sonra. Yiğit'in uykusu hemen değişti. İştahı da hızla arttı miniğimin.
- Yiğit kurban bayramından hemen önce Anni dedi :) Eylül sonu, ekim başı diyelim. Şimdi anni, baba, dede, dada, haa (hala) , akdağ diyor :) Bir de tehlikeli demeye çalışıyor, diiidiii gibi :)
Daha çok di , da gibi sesler çıkarıyor.
- Çınar çok ilgi istiyor bu aralar. Hasta oldu üst üste, bir de ben işe başlayınca yeteri kadar görüşemedik. Ben bu iki sebebe bağlıyorum. Tabi bazen Yiğit'e de kızıyor ama yapacak birşey yok.
- Bir de miniklere müdahale edip etmeme konumuz var. Birbirlerine vuruyorlar, ya da itiyorlar bazen. Hiç karışmamak gerekiyormuş. Biz de müdahale etmemeye çalışıyoruz. Olduğu kadar.
28 Eylül 2014 Pazar
Yiğit ve Çınar'la
14 aylık oldu benim minik oğlum, Yiğit.
4 Eylülde sünnet oldu. 10 Eylül haftasında yürümeye başladı. Uykusu hala hafif. Gece 4-5 kez uyanıyor. Emziriyorum hala belki ondan belki ...
Çınar ilk yürümeye başladığında kendi etrafında dönüyordu bir kolu havada. Yiğit de aynı hareketi yapıyor şimdi. Yiğit yapmaya başlayınca hatırladım Çınar'ın da yaptığını. Herşeyi o kadar çabuk unutuyorum ki. O anlarını yazmam lazım. Fotoğraflar, videolar çekiyoruz ama onları düzenli olarak organize edemiyorum ki. Aslında bu anları yaşıyor olmak en güzeli.
29 Mart 2013 Cuma
İkinci Bebek !
21 hafta bitti!
Bir tane oğluşum daha olacak inşallah.
Ve ben çok heyecanlıyım. :)
İlk hamileliğe göre, karnım pıt diye çabucak çıktı. Ve sanki biraz daha kilo almış gibi hissediyorum. İlkindeki gibi düzenli tartılmıyorum, düzenli fotoğraf çektirmiyorum. Kaygılarım çok daha az. Her şeyi daha çok akışına bırakmış gibiyim. Bu durum hoşuma gidiyor. Bizi nelerin beklediğini hiç bilmiyorum.
Taşınmayla ve Çınar'la vakit geçirirken yarısı geçti hamileliğin.
Bir yandan da Çınar'ın 2. doğum günü yaklaşıyor. Ne yapsam ne yapsam acaba diye düşünüyorum. :)
Bir tane oğluşum daha olacak inşallah.
Ve ben çok heyecanlıyım. :)
İlk hamileliğe göre, karnım pıt diye çabucak çıktı. Ve sanki biraz daha kilo almış gibi hissediyorum. İlkindeki gibi düzenli tartılmıyorum, düzenli fotoğraf çektirmiyorum. Kaygılarım çok daha az. Her şeyi daha çok akışına bırakmış gibiyim. Bu durum hoşuma gidiyor. Bizi nelerin beklediğini hiç bilmiyorum.
Taşınmayla ve Çınar'la vakit geçirirken yarısı geçti hamileliğin.
Bir yandan da Çınar'ın 2. doğum günü yaklaşıyor. Ne yapsam ne yapsam acaba diye düşünüyorum. :)
1 Şubat 2013 Cuma
Anlar
Öyle anlar oluyor ki, hiç unutmak istemiyorum o anları. Bir yerlere yazmalıyım, sonra geri dönüp o anı hatırlayabilmek için diyorum. Aslında o anı yaşıyor olabilmek yeterli belki de.
Yine de..
Öncelikle Çınar ın cümlelerinden başlayayım.
Kendisine "Oğlum" diye hitabeden bir oğlum var. Herkes ona oğlum dediği için, o da oğlum onu yaptı, oğlum bunu yaptı diyor. Geçen gün kocaman bir cümle kurdu.Şöyle ki.
Kendisine "Oğlum" diye hitabeden bir oğlum var. Herkes ona oğlum dediği için, o da oğlum onu yaptı, oğlum bunu yaptı diyor. Geçen gün kocaman bir cümle kurdu.Şöyle ki.
"Oğlum park etti. " dedi. Sonra..
"Oğlum dımbıdı bitikleti park etti" dedi.. En son da
"Oğlum dımbıdı bitikleti dandalyenin altına park etti" dedi.
Yavaş yavaş istediği cümleyi kurdu. Ve ben onu bayılarak izledim :) Çok hoşuma gidiyor konuşmaları.
Dışarı çıkarken, hadi oğlum asansörü çağıralım dediğimizde, hemen "Adandöööööörr" diye bağırmaya başlıyor. Asansör böyle çağrılır çünkü..
Sabahları evde uyuyan birilerini uyandırması gerektiğinde, gidip "mah" diyor. Öperek uyandırıyor :)
En sevdiği şeyler arasında, suyla oynamak ve elektrik süpürgesini sayabilirim. Elektrik süpürgesi her an ortada. Sabahları ilk iş onu bulunduğu yerden çıkartıp, istediği odaya götürüyor. Bu oda genellikle bizim yatak odamız oluyor. Gün içinde de evin içinde geziyor süpürge. Çoğunlukla salonun ortasında son buluyor.
vuuuuu..
Suya gelince. Aklına ne zaman gelse "Anne oğluma dürahiden dobadan (kocaman) do koydu " diye su istiyor benden, babasından. Özellikle yemek yerken geliyor aklına nedense. Bir de bazen çorba yapmak istiyor. Bir tencere, dobadan su, gaki (kaşık), içine de artık ne bulursa koyuyor, karıştırıyor. Başka bir kap bulup, ondan ona döküyor. Suyla oynamasına genelde izin veriyorum. Bunda bir zarar görmüyorum. Üzerine ıslatsa bile, değiştirmek benim için sorun olmuyor. Bazen dışarıdaysak, izin vermek istemiyorum. O zaman da tabi bir miktar olay çıkıyor.
Akşamları uykudan önce, genellikle kitap okuyoruz. En sevdiği kitaplar Aç Tırtıl, Elmer ve Kelebek (Ki burada en çok Wilbur u seviyor sanırım. Hep "Bilbur Bilbur" diyor kitabı okumak istediğinde. ), Dali, Elmer ve Pembegül (bunu yeni aldık, içinde Elmer ve Wilbur olunca ilgisini çekti hemen. Bir de Eldo Dedeyi sevdi.)
Kitap okuduktan sonra mutlaka Aydede ye bakıyoruz, ve ilerideki futbol sahasını anlatan kocaman lambaya da bakıyoruz.
Bu rutinden sonra da dönencesini açıp, tavanda dönen kelebekler eşliğinde, bir şeyler anlatıyoruz miniğe. Tabi hala kucakta gezinerek. Bu kısım genellikle kısa sürüyor, çünkü artık çok uykusu gelmiş oluyor ve hemen uykuya dalıyor. Uyuduktan sonra da uyanmıyor. Geceleri genellikle bir , bazen iki kez kalkıyor. Ama bazı geceler hiiiç uyanmıyor. Nadir de olsa bu geceler süper geçiyor.
11 Ocak 2013 Cuma
Oğlumun en tatlı cümlesi
08 Ocak 2013 - "Oğlum anneyi çok deviyo"
Bir de not alayım buraya.. Taaa 7 Aralık 2012 de 4 kelimelik ilk cümlesini kurdu minnak. Cümle neydi hatırlayamıyorum. Bir yerlere yazmış olabilirim de. Bilmiyorum. Neden hatırlayamadığım için kendime de kızıyorum biraz. Ama o kadar çok güzel şey oluyor ki, bazen kaçırıyorum sanırım not etmeyi.
Oğlumun şimdiki cümleleri de oldukça düzgün. Ekleri, tensleri, özneyi yüklemi çok güzel kullanıyor. Komik tarafları da var tabi. Mesela çoğul eklerini uzatıyor ayabalalalalay gibi , ya da annanenininin diyor mesela .
Pek çok kelimeyi söylüyor artık. Kendince kelimeleri de var.
Kapandibi - kapandı.
Do - su
Mo - süt
Adandör - asansör
Dim badi - çim makinesı
2 Ocak 2013 Çarşamba
24 Temmuz 2012 Salı
Minikten Öğrendiklerim
Minik oğlumu izliyorum. Öğrendiği kelimeleri sürekli tekrar ediyor. Aklına geldikçe ya da biz aklına getirdikçe. Tekrar ettikçe iyice öğreniyor, duyunca dikkatini çekiyor. Kelimeleri kendi söyleyebildiği gibi söylüyor. Lamba'ya amba diyor mesela. Adım adım gidiyor. Kelimeleri söylerken çok eğleniyor. Bizim ona sormamızdan da hoşlanıyor. Canı isterse söylüyor, istemezse söylemiyor.
Ve kelime hazinesine yeni kelimeler de eklemeye devam ediyor. Aslında yaptığı iş bayağı bir iş. Yeni bir dil öğreniyor, sıfırdan, duyarak sadece ve içgüdüleriyle. Ve o bu öğrenme sürecini yaşıyor.
Süreçten keyif almak buna deniyor sanırım. Öğrenemedim, yapamadım gibi negatif telkinler yok. Bir an önce öğrenmeliyim gibi bir derdi yok. Acaba iyi söyleyebiliyor muyum, ya da ya öğrenemezsem gibi durdurucu kaygılar yok. Ne yapıyorsam o diyor ve yaşamaya devam ediyor.
Çok hoşuma gitti bu. Hepimiz böyle başlıyoruz. Sonra telkinler, kaygılar geliyor.
5 Temmuz 2012 Perşembe
Çocuk ve Uyku
Slingomom Prof. Dr. Bengi Semerci'ye çocukların özellikle uyku eğitimi ile ilgili sorular sormuş. Semerci'nin yaklaşımları benim de hoşuma gitti. Yazının kaynağı burada.
Bizim de uykuya geçişlerle ilgili sıkıntılarımız var. Kucakta ya da emerek uyuyor. Tercihini kendisi yapıyor diyebilirim. Özellikle kucakta uyutma kısmı bizi epey bir zorluyor, çünkü kocaman oldu artık :)
Yatağını seviyor ama orada uykuya geçmeyi bilmiyor, biz de öğretmedik tabi. Yatağının yanına oturun vs diyorlar ama bu yatakların hep parmaklıkları var. yanına oturunca, yanına oturmuş olmuyorsun ki.
İşte sorular ve cevaplar:
Bizim de uykuya geçişlerle ilgili sıkıntılarımız var. Kucakta ya da emerek uyuyor. Tercihini kendisi yapıyor diyebilirim. Özellikle kucakta uyutma kısmı bizi epey bir zorluyor, çünkü kocaman oldu artık :)
Yatağını seviyor ama orada uykuya geçmeyi bilmiyor, biz de öğretmedik tabi. Yatağının yanına oturun vs diyorlar ama bu yatakların hep parmaklıkları var. yanına oturunca, yanına oturmuş olmuyorsun ki.
İşte sorular ve cevaplar:
Çocuk tereddüt ettiğinizi hissetmemeli. Konu ne olursa olsun.
Çocuğa bağırmak sorunu asla çözmez. Ona bağırmayı öğretirsiniz. Anne-babanın bağırıyor olması aslında çaresizliği gösterir. Çocuk bunu anlar ve bir süre sinmiş gibi gözükse de yaramazlığına devam eder.
Eğer ki çocuğunuzu yaptığı yaramazlıktan konuşarak vazgeçiremiyorsunuz, dikkatini başka bir şeye çekin. Ortam değiştirin.
Anne babanın aynı tutumda olması gerekiyor.
Küçük çocuğa seçim yaptırmayın. Bu onun için müthiş zor bir şeydir. Ona fırsat tanımak istiyorsanız eğer karşısına iki seçenek çıkarın. Üçüncüyü değil. Çocuk için çok rahatsız edici ve kaotik bir durumdur. Örneğin markete gittiniz, onun en sevdiği ürünlerin olduğu rafın önünde durdunuz ve ¨Hadi, bir tanesini seç¨ dediniz. Onun için çok zordur buna karar vermek. Bir türlü rahat edemez.
Anne babanın kesin ve kendinden emin konuşması, kuralları tereddüt etmeden uygulaması çocuk için çok önemlidir. Çocuğun rehberliğe ihtiyacı varıdır. Anne babanın ne yapacaklarını bilmiyor olması veya sık sık kararsız kalması çocuk için stres kaynağıdır.
6 aylık bir bebek eğer fizyolojik bir rahatsızlığı yoksa artık gece boyu deliksiz uyumaya başlayabilir.
Uyku eğitimi sadece bebek için değil aile için de önemlidir. Annenin de uykusunu alması gerekiyor çünkü.
Uyku rutini her yerde bahsediliyor. Gerçekten de üzerinde durulması gereken mutlaka çocuğua kazandırılması gereken bir süreçtir. Çocuğun rahatlaması ve hem fiziksel hem de ruhen uykuya hazırlanmasına yardımcıdır.
Çocuğa emzik harici bir uyku arkadaşını ilk günden itibaren edindirmek daha sonrası için kolaylık sağlayacaktır.
Parmak Emmek: Uzun süre parmak emen çocuğu bu davranışından vazgeçirmek zor olabilir. Devam etmesinin başka nedeni var mı bakmak gerekiyor. Bebeklik döneminde biberon ve memenin erken kesilmesiyle ilişkili olabilir. Duygusal yoksunluk, uyku, açlık duygusu ile parmak emme ilişkilendirilebilir. Özellikle uykuya geçme dönemlerinde parmak emme davranışı sıklaşır. Parmak emen çocuğu sık uyarmak, elini ağzından devamlı çekmek, kızmak, utandırmak olumlu sonuçlar vermemektedir. Bebeğin emziğini zamanı gelmeden almamak, özellikle uykuya dalma sırasında emmesine izin vermek parmak emmeyi engeller. Uykuya geçmede hafif pışpışlamak, masal anlatmak parmak emmeyi azaltmaktaymış.
Emziği zamanından önce bıraktırmak uyku bozukluklarına yol açabilir.
Uyuyan çocuğu gece yarısı uyandıran aslında annesinin endişeleridir. Uyanacak mı, üstünü açtı mı, rahat mı, düşer mi, üşür mü, gidip baksam mı gibi endişeleri çocuk hisseder ve uyanır. Rahat olun. Eğer güvenliğinden eminseniz ve uygun şekilde giydirdiyseniz hiçbir şey olmaz. Bırakın uyusun.
Ebeveyni ile uyuyan çocuğu kendi yatağına geçirmek istemeyen aslında annenin/babanın ta kendisidir. Her ne kadar ¨hala bizimle uyuyor¨ diye şikayet etseniz de kalben onun sizi bırakmasını istemiyorsunuzdur. Onun yanınızda olması sizin tüm endişelerden arınmanızı sağlıyor aslında.
Uyku eğitimi demek illa çocuğu ağlatmak demek değildir. Daha yumuşak geçişleri de tercih edebilirsiniz. Onun yanına yatmadan, yatağının kenarında oturarak, masal anlatarak iyice gevşemesini sağlayın. Daha sonra sakin ve emin bir ses tonuyla tereddüte yer bırakmadan ¨Haydi bakalım uykuya. Herkes kendi yatağında uyuyacak. Biz buradayız, sen hiç merak etme¨ deyin. Hemen ilk gün odadan çıkamazsınız elbette. İlk günler teması gittikçe azaltarak sessizce uyuyana kadar bekleyin. Buna alıştıktan sonra sırada ışığı kapatıp odadan çıkma safhası var.
Gece çişe kaldırma: 3 yaşında bir çocuk gece yatağına yapmaz. Kaldırmayın. Yatmaya doğru sıvı alımını azaltın, yatağına koruyucu serin ve rahatlayın. Acaba altına yapar mı? diye de düşünmeyin. Yaparsa da yapar değiştirirsiniz. Rahat olun.
Gece Terörü: 2.5 yaş civarı ortaya çıkar. Çoğunlukla genetiktir. Çocuk gece yarısı ağlayarak uyanır, gözleri açık fakat hala uyku halindedir. Sabit bakar, vücudu gergindir ve durmadan ağlar. Asla uyandırmaya susturmaya çalışmayın. Yatağına yatırarak sırtını okşayarak sakinleşmesini sağlayın.
Korku: 6 yaşında kadar çocuklar gerçek ile fanteziyi ayırt edemezler. Anlayamadıkları şeyler onların korkmasına neden olur. Seyrettikleri, okuduklarından ziyade bu yaş döneminde korkuların ortaya çıkması olağandır. Yine de çevresel etkenlere dikkat etmek gerekiyor. Klasik masallar örneğin çocuk için rahatsız edici olabilir. Aslına bakarsanız o masallar çocuklar için yazılmamıştır. O yüzden en iyisi siz masal uydurun.
Tatiller, hastalıklar çocuğun uyku dahil tüm günlük yaşantısını etkiler. Bunu en aza indirmek için kuralları imkanlar dahilinde uygulamak gerekiyor. Örneğin, tatilde ¨aman canım yatıversin yanımızda¨ demek yerine, çocuk için de ayrı bir yatak hazırlamak; veya hastalık zamanı, kendi yatağınıza almak yerine onun odasında yatağının yanında kendinize bir yer hazırlamak gibi.
4 Temmuz 2012 Çarşamba
Aferin!
Daha önce Nihan'ın blogunda okumuştum.
İster oyun parkında, ister bir okulda, ya da bir çocuğun doğum günü partisinde olun, en çok duyacağınız söz hiç şüphesiz ’Aferin!’ olacaktır. Küçücük bebekler bile ellerini birbirine vurdukları için övgü alırlar (‘Ne güzel el çırptın!’). Çoğumuz bu sözleri o kadar çok kullanırız ki, bunlar sanki ‘sözel tik’ haline gelmişlerdir.
Bir çok kitap ve makale bizi, çocuğa vurmak veya köşeye yollamak gibi cezalara karşı uyarır. Hatta bazıları bir adım ileri giderek, çocukları yiyecek veya çıkartmalarla rüşvete alıştırma konusunda bizi iki kez düşünmeye davet eder. Ancak kibarca ‘olumlu pekiştirme’ olarak adlandıracağımız ‘aferin’ hakkında caydırıcı tek bir söz bile bulamazsınız.
Herhangi bir yanlış anlaşılmaya karşı belirtmeliyim ki, buradaki amaç çocukları desteklemenin ve cesaretlendirmenin, onları sevmenin, onlara sarılmanın veya kendilerini iyi hissetmelerine yardımcı olmanın önemini sorgulamak değildir. Fakat övmek, tamamen farklı bir şeydir. İşte nedenleri.
1. Manipülasyondur. Diyelim ki iki yaşında bir çocuğu yemeğini dökmeden yediği veya beş yaşında bir çocuğu resim malzemelerini topladığı için sözel olarak ödüllendiriyorsunuz. Bu ödülün aslında kime faydası vardır? Acaba çocuklara doğru bir şey yaptıklarını söylememizin, onların duygusal ihtiyaçlarını karşılamaktan çok kendi çıkarımıza olma olasılığı daha mı fazladır?
Kuzey Iowa Üniversitesi’nde eğitim profesörü olan Rheta DeVries, bu durumu ‘şeker kaplı kontrol’ olarak adlandırıyor. Maddi ödüller -hatta, cezalar- gibi bu yöntem de, çocukların bizim isteklerimize itaat etmelerini sağlamak için, onlara yaptığımız bir şeydir. İstediğimiz sonuca ulaşabiliriz (en azından bir süreliğine), ama bu çocuklarla beraber birşey yapmaktan çok farklıdır. Örneğin, sınıfta (ya da evde) sorun çıkmadan birarada olmanın yolları üzerine konuşmak, ya da yaptığımız (veya yapmadığımız) şeylerin diğer insanların üzerindeki etkileri hakkında çocuklarla sohbet etmek onlarla beraber bir şey yapmaktır. İkinci yaklaşım çocuklara daha saygılı olmakla kalmaz, aynı zamanda onların daha düşünceli insanlar olmalarına yardımcı olur.
Övgünün kısa vadede etkili olmasının esas nedeni, küçük çocukların onaylanmaya olan ihtiyaçlarıdır. Ancak bu bağımlılığı kendi çıkarlarımız doğrultusunda sömürmemek bizim sorumluluğumuzdur. Kendi hayatımızı biraz daha kolaylaştırmak için söylediğimiz bir ‘Aferin!’, çocukların bu bağımlılığından faydalanmaya bir örnektir. Çocuklar, nasıl olduğunu açıklayamasalar da kendilerini kontrol edilmiş hissederler.
2. Övgü Bağımlılık Yaratır. Tabii ki her övgü, çocukların davranışlarını kontrol etmek için hesaplanarak yapılmış bir taktik değildir. Bazen, gerçekten yaptıkları şeyden etkilendiğimiz için çocukları iltifatlara boğarız. Böyle bir durumda bile, biraz daha dikkatli olmanın faydası vardır. Övgü, çocukların öz saygılarını desteklemek yerine, onların bize olan bağımlılığını arttırabilir. Biz her, ‘.............. yapmana bayıldım!’ veya ‘ Ne güzel bir ............... olmuş’ dediğimizde çocuklarımızı bizim değerlendirmemize, iyi ve kötü hakkındaki bizim yargılarımıza alıştırıp kendi yargılarını geliştirmekten mahrum bırakırız. Bu övgüler, kendi değerlerini bizi neyin gülümsettiğine göre belirleyip, daha fazla onay için dilenmelerine sebep olacaktır.
Florida Üniversitesi’nde bir araştırmacı olan Mary Budd Rowe, öğretmenleri tarafından aşırı övülen öğrencilerin soruları cevaplarken daha çekingen davrandıklarını ve cevaplarını soru sorar gibi verdiklerini (‘sekiz mi?) saptamış. Bu öğrenciler, bir yetişkin onlarla aynı fikirde olmadığı zaman hemen kendi fikirlerinden vazgeçme eğilimi göstermişler. Aynı zamanda bu çocuklar, zor görevlerde daha çabuk pes edip diğer öğrencilerle fikirlerini paylaşmada daha az istekli davranmışlar.
Kısacası, ‘Aferin!’ çocuklara güven duygusu vermez, eninde sonunda kendilerini daha az güvende hissetmelerine sebep olur. Hatta, bol övgü bizi bir kısır döngüye bile sürükleyebilir; biz onları övdükçe onların övgüye olan ihtiyaçları artar ve daha fazla övmemiz gerekir. Ne yazık ki bu çocukların bazıları, yaptıkları şeyin iyi olup olmadığını onlara söyleyip sırtlarını sıvazlayacak birilerine ihtiyaç duyan yetişkinler haline gelecekler. Eminim evlatlarımız için istediğimiz şey bu değildir.
3. Çocuğun Keyfini Kaçırır. Bağımlılık konusunun yanı sıra bir çocuk elde ettiği başarıların tadını çıkarmayı, yapmayı öğrendiği şey ile gurur duymayı hak eder. Aynı zamanda ne zaman böyle hissedeceğine karar vermeyi de hak eder. Fakat her ‘Aferin!’ dediğimizde çocuğa ne hissetmesi gerektiğini söylüyoruz.
Elbette yaptığımız değerlendirmelerin uygun ve yönlendirmemizin gerekli olduğu zamanlar da var - özellikle küçük çocuklar ve okul öncesi çocuklar için. Ama sürekli bir değer yargısı bombardımanı çocukların gelişimi için ne gereklidir ne de faydalı. Ne yazık ki, ‘Aferin!’ demek de aynı ‘Berbat!’ demek gibi bir değerlendirmedir. Olumlu bir değerlendirmenin en önemli özelliği onun olumlu olması değil, bir değerlendirme olmasıdır. Ve insanlar ki bu gruba çocuklar da dahildir, yargılanmayı sevmezler.
Kızım bir şeyi ilk defa yaptığında ya da bir şeyi eskisinden daha iyi yaptığında ben de çok mutlu olurum. Fakat onun şevkini kırmamak için dilimin ucuna gelen ‘Aferin!’i tutmaya çalışırım. Mutluluğunu benimle paylaşmasını isterim, benim düşüncelerimi beklemesini değil. Bana tereddütle ‘İyi olmuş mu?’ diye sormasındansa, ‘Başardım!’ dediğini duymak isterim (ki, çoğu zaman da öyle oluyor).
4. İlgisini Azaltır. ‘İyi bir resim olmuş!’ demek, biz baktığımız ve övdüğümüz sürece çocuğun resim yapmaya devam etmesini sağlayabilir. Fakat ABD’nin önde gelen okul öncesi eğitim uzmanı Lilian Katz; ‘ilgi ortadan kalktığında, birçok çocuk o etkinliği bir daha yapmaz’ diyerek bizi uyarır. Aslında çok sayıda bilimsel araştırma, yaptıkları şey için insanlar ne kadar çok ödüllendirilirse yaptıkları şeye olan ilgilerinin o oranda azaldığını ortaya koyuyor. Artık amaç resim çizmek, okumak, düşünmek, yaratmak değil - ister bir dondurma, ister bir çıkartma ya da sadece bir ‘aferin!’ olsun, ödülü almaktır.
Toronto Üniversitesi’nde Joe Grusec tarafından yürütülen bir araştırmada yaptıkları iyilikler için sık sık övgü alan çocukların günlük yaşamlarında diğer çocuklara kıyasla gittikçe daha az iyilik yaptıkları gözlemlenmiş. ‘Ona yardım ettiğin için seninle gurur duyuyorum!’ ya da ‘Ne iyi bir çocuksun!’ gibi sözleri her duyduklarında çocukların paylaşmaya veya yardım etmeye olan ilgilerinin azaldığı ortaya çıkmış. Yaptıkları iyi hareketler kendi içlerinde değerli olmaktan çıkıp bir yetişkinden alacakları tepki için yapılır hale gelmiş. İyilik yapmak sonuca ulaşmak için bir araç olmuş.
Övgü çocukları motive eder mi? Tabii ki. Çocukları övgü almaya motive eder. Ne yazık ki çoğu zaman övgü almalarına sebep olan şeye karşı ilgilerinin azalması pahasına.
5. Başarıyı Azaltmak. Çocukların bağımsızlığını, şevkini, ilgisini azalttığı yetmiyormuş gibi, ‘Aferin!’ demek aynı zamanda bir işi ne kadar iyi yaptıklarını da belirliyor. Araştırmacılar, yaratıcılık gerektiren bir işte yaptıkları iş için övgü alan çocukların bir sonraki işte hiç övgü almamış çocuklara göre daha fazla hata yaptıklarını ortaya koyuyorlar.
Bunun sebebi nedir? Övgü bir taraftan, ‘işini iyi yapmaya devam et’ baskısı yaratarak işin iyi yapılmasını engelliyor. Diğer taraftan da çocuklar, olumlu övgü almaya devam etmek kaygısıyla hareket etmeye başladıklarında yaratıcılık için gerekli olan risk alma istekleri ortadan kalkıyor.
Genelde ‘Aferin!’, insan hayatının salt görülebilen ve ölçülebilen davranışlara indirgendiği bir psikolojik yaklaşımdan miras kalmıştır. Ne yazık ki bu yaklaşım, davranışların altında yatan duygu, düşünce ve değerleri gözardı eder. Örneğin bir çocuk, övgü almak için ya da arkadaşının karnının doyduğundan emin olmak için yemeğini bir arkadaşı ile paylaşabilir. Paylaşmasına yapılan övgü, bu iki farklı dürtüyü gözardı eder. Daha da kötüsü, aslında istenmeyen dürtüyü körükler ki bu da çocukların gelecekte övgü peşinde koşmalarına sebep olur.
Övgünün gerçekten ne olduğunu - ve ne yaptığını - görmeye başladığınızda yetişkinlerin yarattığı bu aralıksız küçük övgü yağmurunun, kara tahta üzerine sürtülen tırnakların yarattığı etkiye sahip olduklarını anlayacaksınız. Hatta bir çocuğun, ebeveynine veya öğretmenine dönüp (aynı yapmacık ses tonu ile) ‘Aferin, iyi övgü!’ diyerek onlara kendi yaptıklarını tattırmasını desteklemeye başlarsınız.
Yine de bu kolay kolay kurtulunabilecek bir alışkanlık değildir. En azından başlarda ‘övmemek’ size garip gelebilir; çocuğunuza karşı soğuk davranıyormuş ya da ona birşeyleri eksik veriyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz. Ama kısa bir zaman içerisinde göreceksiniz ki çocuklarımızı övmemizin sebebi, onların bu övgüleri duyma ihtiyacından çok bizim bunları söylemeye olan ihtiyacımızdır. Eğer bu durum sizin için de geçerliyse ne yaptığınızı yeniden düşünmeye başlama zamanı gelmiş demektir.
Çocukların gerçekten ihtiyacı olan şey, koşulsuz şartsız desteğiniz ve sevginizdir. Bu, övmenin tam tersidir. ‘Aferin!’ in bir bağlayıcılığı vardır. Bizi memnun eden şeyleri yaptıkları ve bizim için kul köle oldukları sürece onlara ilgi, alaka ve onay vereceğimiz anlamına gelir.
İşte bu nokta, çocuklarımızı çok fazla ya da kolayca övdüğümüz eleştirisinden farklıdır. Bazıları, çocuklarımıza yaptığımız övgülerde daha cimri davranmamızı ve çocukların bu övgüleri ‘kazanmaları’ gerektiğini söylerler. Ancak sorun, günümüzde çocukların yaptıkları herşey için övgü almak istemeleri değildir. Esas sorun, sağlıklı değer yargıları geliştirmeleri ve ihtiyaçları olan yetenekleri kazanmaları yolunda onlara açıklamalarda ya da yardımda bulunacağımıza kolaya kaçıp çocukları ödüllerle kontrol etmeye olan eğilimimizdir.
Peki çözüm nedir? Duruma göre değişir. Ancak ne söylemeyi tercih edersek edelim bu, çocuğun yaptığına yönelik değil, çocuğun kim olduğuna duyduğumuz sevgimizden ve samimiyetimizden kaynaklanması önemlidir. Koşulsuz destek sağlandığında ‘Aferin!’e gerek kalmaz ama koşulsuz desteğin olmadığı yerde de ‘Aferin!’ bile yetersiz kalacaktır.
Kötü davranışları ortadan kaldırmak için olumlu davranışları övmeyi seçmenin uzun vadede etkisi yoktur. İstenen sonucu aldığımızda bile, çocuğun ‘doğru davrandığı’nı söyleyemeyiz; doğrusu övgünün onu ‘doğru davrandırttığı’dır. Bunun alternatifi, çocuk ile beraber hareket edip, bu şekilde davranmasının sebeplerini bulmaya çalışmaktır. Bazen çocukların bize boyun eğmelerini sağlayacak yöntemler bulmak yerine kendi isteklerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekebilir. (Dört yaşında bir çocuğa ‘Aferin!’ diyerek onun uzun bir sınıf toplantısında ya da bir aile yemeğinde sessizce oturmasını sağlamaya çalışmak yerine küçük bir çocuktan böyle birşey istememizin mantıklı olup olmadığını sorgulamamız gibi.)
Aynı zamanda çocukları da karar verme sürecine dahil etmemiz gerekir. Eğer çocuk diğer insanları rahatsız eden şeyler yapıyorsa daha sonra onunla oturup ‘Bu sorunu çözmek için sence ne yapmamız gerekir?’ diye sormamız, tehdit veya rüşvetten muhtemelen daha etkili olacaktır. Bu yöntem, bir yandan çocuğun problem çözmeyi öğrenmesini desteklerken öte yandan ona fikirlerinin ve duygularının önemli olduğunu da gösterecektir. Tabii ki bu yöntem zaman, ilgi, yetenek ve cesaret gerektirir. Çocuk bizim uygun gördüğümüz şekilde davrandığında ona ‘Aferin!’ demek bütün bunları gerektirmez. İşte bu yüzden çocuklara ‘yaptırılan’ şeyler, çocuklarla ‘beraber’ yapılan şeylerden daha popülerdir.
Peki, çocuklar gerçekten etkileyici birşey yaptıklarında onlara ne diyeceğiz? İşte size üç olası davranış şekli:
* Hiçbir şey söylemeyin. Bazı insanlar çocuklardaki olumlu davranışların desteklenmesi konusunda ısrarcıdırlar çünkü gizliden gizliye bunların bir tesadüf olduğuna inanırlar. Eğer çocuklar temelde kötüyse o zaman onlara iyi olmaları için yapmacık bir sebep (yani, sözel bir ödül) verilmelidir. Ancak eğer insan doğasının kötülüğüne olan bu inancın temelsiz olduğu ortaya çıkarsa- ki birçok araştırma bunu göstermektedir - o zaman övgüye hiç gerek kalmayabilir.
* Gördüğünüz şeyi söyleyin. Basit ve içinde değerlendirme olmayan bir cümle (‘Ayakkabılarını kendin giymişsin’ veya sadece ‘Becermişsin’ gibi), çocuğunuza görüldüğünü hissettirir ve aynı zamanda becerdiği şey ile gurur duymasını sağlar. Başka durumlarda daha detaylı bir tanımlama gerekebilir. Eğer çocuğunuz bir resim çizdiyse dikkatinizi çeken şey hakkındaki görüşlerinizi –yargılamadan- söyleyebilirsiniz; ‘Kocaman bir dağ olmuş!’, ’Bugün ne çok mor kullanmışsın!’ gibi.
Eğer bir çocuk birini önemseyen ve cömertçe birşey yaparsa, kibarca dikkatini, yaptığı şeyin diğer kişi üzerinde yarattığı etkiye çekebilirsiniz; ‘Abigail’in yüzüne bak! Yemeğini paylaşmana çok sevinmiş gibi görünüyor.’ Bu, onun paylaşımı hakkında sizin ne düşündüğünüzün öne çıktığı övgüden tamamen farklıdır.
* Daha az konuşun, daha fazla sorun. Sorular, açıklamalardan daha da iyidir. Ona, çizdiği resimde en çok neyi beğendiğini sormak varken neden sizi etkileyen şeyi konuşasınız ki? ‘ En çok nereyi çizerken zorlandın?’ veya ‘Ayağı doğru boyutta çizmeyi nasıl başardın?’ diye sormak muhtemelen onun resim çizmeye olan ilgisini besleyecektir. Daha önce gördüğümüz gibi, ‘Aferin!’ demek tam tersi bir etki yaratabilir.
Bu bütün iltifatların, bütün teşekkürlerin, memnuniyet belirten herşeyin zararlı olduğu anlamına gelmez. Söylediğimiz şeyi neden söylediğimizi düşünmenin yanı sıra (gerçek bir coşku ifadesi, çocuğun gelecekteki davranışlarını kontrol etme çabasından daha iyidir), söylediğimiz şeyin gerçek etkilerini de düşünmemiz gerekir. Tepkilerimiz, çocuğun kendi hayatı üzerinde kontrolü olduğunu hissetmesine mi yardımcı oluyor, yoksa onay almak için sürekli bize bakmasına mı? Bu tepkiler, yaptığı şeye daha fazla heyecan duymasına mı yardımcı oluyor, yoksa o şeyi başı okşansın diye çabucak bitirmeye çalışmasına mı?
Bu sunulanlar yeni bir ezber gibi algılanmamalıdır. Esas olan, çocuklarımızın uzun vadede nasıl bireyler olarak gördüğümüzü unutmamamız ve söylediğimiz şeylerin onlar üzerindeki etkilerinin farkında olmamızdır. Kötü haber, olumlu pekiştirmenin o kadar da olumlu birşey olmadığıdır. İyi haber ise, onları desteklemek için övgüye ihtiyacınızın olmamasıdır.
Telif Hakkı © 2001, Alfie Kohn, Küçük Çocuklar, Eylül 2001 sayısından alınmıştır ve yazarın izni ile Selime Onmuş tarafından çevrilip basılmıştır. Bu konu hakkında daha fazla bilgi için lütfen www.alfiekohn.org adresini ziyaret edin.
‘Aferin!’ Demeyi Bırakmak İçin Beş İyi Sebep
Alfie Kohn - Pazartesi 19. Aralık, 2011
İster oyun parkında, ister bir okulda, ya da bir çocuğun doğum günü partisinde olun, en çok duyacağınız söz hiç şüphesiz ’Aferin!’ olacaktır. Küçücük bebekler bile ellerini birbirine vurdukları için övgü alırlar (‘Ne güzel el çırptın!’). Çoğumuz bu sözleri o kadar çok kullanırız ki, bunlar sanki ‘sözel tik’ haline gelmişlerdir.
Bir çok kitap ve makale bizi, çocuğa vurmak veya köşeye yollamak gibi cezalara karşı uyarır. Hatta bazıları bir adım ileri giderek, çocukları yiyecek veya çıkartmalarla rüşvete alıştırma konusunda bizi iki kez düşünmeye davet eder. Ancak kibarca ‘olumlu pekiştirme’ olarak adlandıracağımız ‘aferin’ hakkında caydırıcı tek bir söz bile bulamazsınız.
Herhangi bir yanlış anlaşılmaya karşı belirtmeliyim ki, buradaki amaç çocukları desteklemenin ve cesaretlendirmenin, onları sevmenin, onlara sarılmanın veya kendilerini iyi hissetmelerine yardımcı olmanın önemini sorgulamak değildir. Fakat övmek, tamamen farklı bir şeydir. İşte nedenleri.
1. Manipülasyondur. Diyelim ki iki yaşında bir çocuğu yemeğini dökmeden yediği veya beş yaşında bir çocuğu resim malzemelerini topladığı için sözel olarak ödüllendiriyorsunuz. Bu ödülün aslında kime faydası vardır? Acaba çocuklara doğru bir şey yaptıklarını söylememizin, onların duygusal ihtiyaçlarını karşılamaktan çok kendi çıkarımıza olma olasılığı daha mı fazladır?
Kuzey Iowa Üniversitesi’nde eğitim profesörü olan Rheta DeVries, bu durumu ‘şeker kaplı kontrol’ olarak adlandırıyor. Maddi ödüller -hatta, cezalar- gibi bu yöntem de, çocukların bizim isteklerimize itaat etmelerini sağlamak için, onlara yaptığımız bir şeydir. İstediğimiz sonuca ulaşabiliriz (en azından bir süreliğine), ama bu çocuklarla beraber birşey yapmaktan çok farklıdır. Örneğin, sınıfta (ya da evde) sorun çıkmadan birarada olmanın yolları üzerine konuşmak, ya da yaptığımız (veya yapmadığımız) şeylerin diğer insanların üzerindeki etkileri hakkında çocuklarla sohbet etmek onlarla beraber bir şey yapmaktır. İkinci yaklaşım çocuklara daha saygılı olmakla kalmaz, aynı zamanda onların daha düşünceli insanlar olmalarına yardımcı olur.
Övgünün kısa vadede etkili olmasının esas nedeni, küçük çocukların onaylanmaya olan ihtiyaçlarıdır. Ancak bu bağımlılığı kendi çıkarlarımız doğrultusunda sömürmemek bizim sorumluluğumuzdur. Kendi hayatımızı biraz daha kolaylaştırmak için söylediğimiz bir ‘Aferin!’, çocukların bu bağımlılığından faydalanmaya bir örnektir. Çocuklar, nasıl olduğunu açıklayamasalar da kendilerini kontrol edilmiş hissederler.
2. Övgü Bağımlılık Yaratır. Tabii ki her övgü, çocukların davranışlarını kontrol etmek için hesaplanarak yapılmış bir taktik değildir. Bazen, gerçekten yaptıkları şeyden etkilendiğimiz için çocukları iltifatlara boğarız. Böyle bir durumda bile, biraz daha dikkatli olmanın faydası vardır. Övgü, çocukların öz saygılarını desteklemek yerine, onların bize olan bağımlılığını arttırabilir. Biz her, ‘.............. yapmana bayıldım!’ veya ‘ Ne güzel bir ............... olmuş’ dediğimizde çocuklarımızı bizim değerlendirmemize, iyi ve kötü hakkındaki bizim yargılarımıza alıştırıp kendi yargılarını geliştirmekten mahrum bırakırız. Bu övgüler, kendi değerlerini bizi neyin gülümsettiğine göre belirleyip, daha fazla onay için dilenmelerine sebep olacaktır.
Florida Üniversitesi’nde bir araştırmacı olan Mary Budd Rowe, öğretmenleri tarafından aşırı övülen öğrencilerin soruları cevaplarken daha çekingen davrandıklarını ve cevaplarını soru sorar gibi verdiklerini (‘sekiz mi?) saptamış. Bu öğrenciler, bir yetişkin onlarla aynı fikirde olmadığı zaman hemen kendi fikirlerinden vazgeçme eğilimi göstermişler. Aynı zamanda bu çocuklar, zor görevlerde daha çabuk pes edip diğer öğrencilerle fikirlerini paylaşmada daha az istekli davranmışlar.
Kısacası, ‘Aferin!’ çocuklara güven duygusu vermez, eninde sonunda kendilerini daha az güvende hissetmelerine sebep olur. Hatta, bol övgü bizi bir kısır döngüye bile sürükleyebilir; biz onları övdükçe onların övgüye olan ihtiyaçları artar ve daha fazla övmemiz gerekir. Ne yazık ki bu çocukların bazıları, yaptıkları şeyin iyi olup olmadığını onlara söyleyip sırtlarını sıvazlayacak birilerine ihtiyaç duyan yetişkinler haline gelecekler. Eminim evlatlarımız için istediğimiz şey bu değildir.
3. Çocuğun Keyfini Kaçırır. Bağımlılık konusunun yanı sıra bir çocuk elde ettiği başarıların tadını çıkarmayı, yapmayı öğrendiği şey ile gurur duymayı hak eder. Aynı zamanda ne zaman böyle hissedeceğine karar vermeyi de hak eder. Fakat her ‘Aferin!’ dediğimizde çocuğa ne hissetmesi gerektiğini söylüyoruz.
Elbette yaptığımız değerlendirmelerin uygun ve yönlendirmemizin gerekli olduğu zamanlar da var - özellikle küçük çocuklar ve okul öncesi çocuklar için. Ama sürekli bir değer yargısı bombardımanı çocukların gelişimi için ne gereklidir ne de faydalı. Ne yazık ki, ‘Aferin!’ demek de aynı ‘Berbat!’ demek gibi bir değerlendirmedir. Olumlu bir değerlendirmenin en önemli özelliği onun olumlu olması değil, bir değerlendirme olmasıdır. Ve insanlar ki bu gruba çocuklar da dahildir, yargılanmayı sevmezler.
Kızım bir şeyi ilk defa yaptığında ya da bir şeyi eskisinden daha iyi yaptığında ben de çok mutlu olurum. Fakat onun şevkini kırmamak için dilimin ucuna gelen ‘Aferin!’i tutmaya çalışırım. Mutluluğunu benimle paylaşmasını isterim, benim düşüncelerimi beklemesini değil. Bana tereddütle ‘İyi olmuş mu?’ diye sormasındansa, ‘Başardım!’ dediğini duymak isterim (ki, çoğu zaman da öyle oluyor).
4. İlgisini Azaltır. ‘İyi bir resim olmuş!’ demek, biz baktığımız ve övdüğümüz sürece çocuğun resim yapmaya devam etmesini sağlayabilir. Fakat ABD’nin önde gelen okul öncesi eğitim uzmanı Lilian Katz; ‘ilgi ortadan kalktığında, birçok çocuk o etkinliği bir daha yapmaz’ diyerek bizi uyarır. Aslında çok sayıda bilimsel araştırma, yaptıkları şey için insanlar ne kadar çok ödüllendirilirse yaptıkları şeye olan ilgilerinin o oranda azaldığını ortaya koyuyor. Artık amaç resim çizmek, okumak, düşünmek, yaratmak değil - ister bir dondurma, ister bir çıkartma ya da sadece bir ‘aferin!’ olsun, ödülü almaktır.
Toronto Üniversitesi’nde Joe Grusec tarafından yürütülen bir araştırmada yaptıkları iyilikler için sık sık övgü alan çocukların günlük yaşamlarında diğer çocuklara kıyasla gittikçe daha az iyilik yaptıkları gözlemlenmiş. ‘Ona yardım ettiğin için seninle gurur duyuyorum!’ ya da ‘Ne iyi bir çocuksun!’ gibi sözleri her duyduklarında çocukların paylaşmaya veya yardım etmeye olan ilgilerinin azaldığı ortaya çıkmış. Yaptıkları iyi hareketler kendi içlerinde değerli olmaktan çıkıp bir yetişkinden alacakları tepki için yapılır hale gelmiş. İyilik yapmak sonuca ulaşmak için bir araç olmuş.
Övgü çocukları motive eder mi? Tabii ki. Çocukları övgü almaya motive eder. Ne yazık ki çoğu zaman övgü almalarına sebep olan şeye karşı ilgilerinin azalması pahasına.
5. Başarıyı Azaltmak. Çocukların bağımsızlığını, şevkini, ilgisini azalttığı yetmiyormuş gibi, ‘Aferin!’ demek aynı zamanda bir işi ne kadar iyi yaptıklarını da belirliyor. Araştırmacılar, yaratıcılık gerektiren bir işte yaptıkları iş için övgü alan çocukların bir sonraki işte hiç övgü almamış çocuklara göre daha fazla hata yaptıklarını ortaya koyuyorlar.
Bunun sebebi nedir? Övgü bir taraftan, ‘işini iyi yapmaya devam et’ baskısı yaratarak işin iyi yapılmasını engelliyor. Diğer taraftan da çocuklar, olumlu övgü almaya devam etmek kaygısıyla hareket etmeye başladıklarında yaratıcılık için gerekli olan risk alma istekleri ortadan kalkıyor.
Genelde ‘Aferin!’, insan hayatının salt görülebilen ve ölçülebilen davranışlara indirgendiği bir psikolojik yaklaşımdan miras kalmıştır. Ne yazık ki bu yaklaşım, davranışların altında yatan duygu, düşünce ve değerleri gözardı eder. Örneğin bir çocuk, övgü almak için ya da arkadaşının karnının doyduğundan emin olmak için yemeğini bir arkadaşı ile paylaşabilir. Paylaşmasına yapılan övgü, bu iki farklı dürtüyü gözardı eder. Daha da kötüsü, aslında istenmeyen dürtüyü körükler ki bu da çocukların gelecekte övgü peşinde koşmalarına sebep olur.
Övgünün gerçekten ne olduğunu - ve ne yaptığını - görmeye başladığınızda yetişkinlerin yarattığı bu aralıksız küçük övgü yağmurunun, kara tahta üzerine sürtülen tırnakların yarattığı etkiye sahip olduklarını anlayacaksınız. Hatta bir çocuğun, ebeveynine veya öğretmenine dönüp (aynı yapmacık ses tonu ile) ‘Aferin, iyi övgü!’ diyerek onlara kendi yaptıklarını tattırmasını desteklemeye başlarsınız.
Yine de bu kolay kolay kurtulunabilecek bir alışkanlık değildir. En azından başlarda ‘övmemek’ size garip gelebilir; çocuğunuza karşı soğuk davranıyormuş ya da ona birşeyleri eksik veriyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz. Ama kısa bir zaman içerisinde göreceksiniz ki çocuklarımızı övmemizin sebebi, onların bu övgüleri duyma ihtiyacından çok bizim bunları söylemeye olan ihtiyacımızdır. Eğer bu durum sizin için de geçerliyse ne yaptığınızı yeniden düşünmeye başlama zamanı gelmiş demektir.
Çocukların gerçekten ihtiyacı olan şey, koşulsuz şartsız desteğiniz ve sevginizdir. Bu, övmenin tam tersidir. ‘Aferin!’ in bir bağlayıcılığı vardır. Bizi memnun eden şeyleri yaptıkları ve bizim için kul köle oldukları sürece onlara ilgi, alaka ve onay vereceğimiz anlamına gelir.
İşte bu nokta, çocuklarımızı çok fazla ya da kolayca övdüğümüz eleştirisinden farklıdır. Bazıları, çocuklarımıza yaptığımız övgülerde daha cimri davranmamızı ve çocukların bu övgüleri ‘kazanmaları’ gerektiğini söylerler. Ancak sorun, günümüzde çocukların yaptıkları herşey için övgü almak istemeleri değildir. Esas sorun, sağlıklı değer yargıları geliştirmeleri ve ihtiyaçları olan yetenekleri kazanmaları yolunda onlara açıklamalarda ya da yardımda bulunacağımıza kolaya kaçıp çocukları ödüllerle kontrol etmeye olan eğilimimizdir.
Peki çözüm nedir? Duruma göre değişir. Ancak ne söylemeyi tercih edersek edelim bu, çocuğun yaptığına yönelik değil, çocuğun kim olduğuna duyduğumuz sevgimizden ve samimiyetimizden kaynaklanması önemlidir. Koşulsuz destek sağlandığında ‘Aferin!’e gerek kalmaz ama koşulsuz desteğin olmadığı yerde de ‘Aferin!’ bile yetersiz kalacaktır.
Kötü davranışları ortadan kaldırmak için olumlu davranışları övmeyi seçmenin uzun vadede etkisi yoktur. İstenen sonucu aldığımızda bile, çocuğun ‘doğru davrandığı’nı söyleyemeyiz; doğrusu övgünün onu ‘doğru davrandırttığı’dır. Bunun alternatifi, çocuk ile beraber hareket edip, bu şekilde davranmasının sebeplerini bulmaya çalışmaktır. Bazen çocukların bize boyun eğmelerini sağlayacak yöntemler bulmak yerine kendi isteklerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekebilir. (Dört yaşında bir çocuğa ‘Aferin!’ diyerek onun uzun bir sınıf toplantısında ya da bir aile yemeğinde sessizce oturmasını sağlamaya çalışmak yerine küçük bir çocuktan böyle birşey istememizin mantıklı olup olmadığını sorgulamamız gibi.)
Aynı zamanda çocukları da karar verme sürecine dahil etmemiz gerekir. Eğer çocuk diğer insanları rahatsız eden şeyler yapıyorsa daha sonra onunla oturup ‘Bu sorunu çözmek için sence ne yapmamız gerekir?’ diye sormamız, tehdit veya rüşvetten muhtemelen daha etkili olacaktır. Bu yöntem, bir yandan çocuğun problem çözmeyi öğrenmesini desteklerken öte yandan ona fikirlerinin ve duygularının önemli olduğunu da gösterecektir. Tabii ki bu yöntem zaman, ilgi, yetenek ve cesaret gerektirir. Çocuk bizim uygun gördüğümüz şekilde davrandığında ona ‘Aferin!’ demek bütün bunları gerektirmez. İşte bu yüzden çocuklara ‘yaptırılan’ şeyler, çocuklarla ‘beraber’ yapılan şeylerden daha popülerdir.
Peki, çocuklar gerçekten etkileyici birşey yaptıklarında onlara ne diyeceğiz? İşte size üç olası davranış şekli:
* Hiçbir şey söylemeyin. Bazı insanlar çocuklardaki olumlu davranışların desteklenmesi konusunda ısrarcıdırlar çünkü gizliden gizliye bunların bir tesadüf olduğuna inanırlar. Eğer çocuklar temelde kötüyse o zaman onlara iyi olmaları için yapmacık bir sebep (yani, sözel bir ödül) verilmelidir. Ancak eğer insan doğasının kötülüğüne olan bu inancın temelsiz olduğu ortaya çıkarsa- ki birçok araştırma bunu göstermektedir - o zaman övgüye hiç gerek kalmayabilir.
* Gördüğünüz şeyi söyleyin. Basit ve içinde değerlendirme olmayan bir cümle (‘Ayakkabılarını kendin giymişsin’ veya sadece ‘Becermişsin’ gibi), çocuğunuza görüldüğünü hissettirir ve aynı zamanda becerdiği şey ile gurur duymasını sağlar. Başka durumlarda daha detaylı bir tanımlama gerekebilir. Eğer çocuğunuz bir resim çizdiyse dikkatinizi çeken şey hakkındaki görüşlerinizi –yargılamadan- söyleyebilirsiniz; ‘Kocaman bir dağ olmuş!’, ’Bugün ne çok mor kullanmışsın!’ gibi.
Eğer bir çocuk birini önemseyen ve cömertçe birşey yaparsa, kibarca dikkatini, yaptığı şeyin diğer kişi üzerinde yarattığı etkiye çekebilirsiniz; ‘Abigail’in yüzüne bak! Yemeğini paylaşmana çok sevinmiş gibi görünüyor.’ Bu, onun paylaşımı hakkında sizin ne düşündüğünüzün öne çıktığı övgüden tamamen farklıdır.
* Daha az konuşun, daha fazla sorun. Sorular, açıklamalardan daha da iyidir. Ona, çizdiği resimde en çok neyi beğendiğini sormak varken neden sizi etkileyen şeyi konuşasınız ki? ‘ En çok nereyi çizerken zorlandın?’ veya ‘Ayağı doğru boyutta çizmeyi nasıl başardın?’ diye sormak muhtemelen onun resim çizmeye olan ilgisini besleyecektir. Daha önce gördüğümüz gibi, ‘Aferin!’ demek tam tersi bir etki yaratabilir.
Bu bütün iltifatların, bütün teşekkürlerin, memnuniyet belirten herşeyin zararlı olduğu anlamına gelmez. Söylediğimiz şeyi neden söylediğimizi düşünmenin yanı sıra (gerçek bir coşku ifadesi, çocuğun gelecekteki davranışlarını kontrol etme çabasından daha iyidir), söylediğimiz şeyin gerçek etkilerini de düşünmemiz gerekir. Tepkilerimiz, çocuğun kendi hayatı üzerinde kontrolü olduğunu hissetmesine mi yardımcı oluyor, yoksa onay almak için sürekli bize bakmasına mı? Bu tepkiler, yaptığı şeye daha fazla heyecan duymasına mı yardımcı oluyor, yoksa o şeyi başı okşansın diye çabucak bitirmeye çalışmasına mı?
Bu sunulanlar yeni bir ezber gibi algılanmamalıdır. Esas olan, çocuklarımızın uzun vadede nasıl bireyler olarak gördüğümüzü unutmamamız ve söylediğimiz şeylerin onlar üzerindeki etkilerinin farkında olmamızdır. Kötü haber, olumlu pekiştirmenin o kadar da olumlu birşey olmadığıdır. İyi haber ise, onları desteklemek için övgüye ihtiyacınızın olmamasıdır.
Telif Hakkı © 2001, Alfie Kohn, Küçük Çocuklar, Eylül 2001 sayısından alınmıştır ve yazarın izni ile Selime Onmuş tarafından çevrilip basılmıştır. Bu konu hakkında daha fazla bilgi için lütfen www.alfiekohn.org adresini ziyaret edin.
27 Haziran 2012 Çarşamba
Oğlum ne yapıyor?
Çok güzel yürüyor artık :)
Arasıra düşüyor tabi. Yorgun olduğunda dengesini kaybediyor. Ama bu onun artık yürüyen bir bıdık olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Fazla yüksek olmayan koltukların üzerine çıkabiliyor.
Eliyle dönen şeyleri taklit ediyor, döndürme hareketi yapıyor.
Müzik duyduğu zaman bir elini kolunu sallıyor.
Eliyle yüzünü kapatıp, bizimle oyun oynuyor.
Bir de salondaki yemek masasın etrafında kovalamaca, saklambaç oynamayı seviyor.
Küçük dikdörtgen bir çamaşır leğeni var. Onun içine giriyor ve onu çekerek evde gezdirmemizi istiyor. Bir yandan da ıın ınn yapıyor. Araba taklidi :)
Aslan taklidimiz devam ediyor. Başka hiç bir hayvan için bir ses çıkarmıyor, sadece aslan :)
Yemeklere gelince ....
Domatesi, salatalığı, pekmezi çok seviyor. Et, tavuk, balık yiyor ama sanki balığı daha çok seviyor :)
Ayran, portakal suyu, ıhlamur ve suyu da seviyor. Çorbalarla da arası iyi. Özellikle yoğurt çorbası kurtarıcımız. Sebze yemeklerine bayıldığını söyleyemem. Sanki sırf aç olduğu için yerse yiyor.
Karpuzu çok sevdi, görünce mutlaka istiyor. Muzu da seviyor, kim sevmez ki. Kek kurabiye gibi tatlı şeyleri de seviyor, fazla vermesek de ara sıra yapıyoruz evde, yiyor bayıla bayıla.
Bir de cuma günü sünnet olacak. Minik.
Arasıra düşüyor tabi. Yorgun olduğunda dengesini kaybediyor. Ama bu onun artık yürüyen bir bıdık olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Fazla yüksek olmayan koltukların üzerine çıkabiliyor.
Eliyle dönen şeyleri taklit ediyor, döndürme hareketi yapıyor.
Müzik duyduğu zaman bir elini kolunu sallıyor.
Eliyle yüzünü kapatıp, bizimle oyun oynuyor.
Bir de salondaki yemek masasın etrafında kovalamaca, saklambaç oynamayı seviyor.
Küçük dikdörtgen bir çamaşır leğeni var. Onun içine giriyor ve onu çekerek evde gezdirmemizi istiyor. Bir yandan da ıın ınn yapıyor. Araba taklidi :)
Aslan taklidimiz devam ediyor. Başka hiç bir hayvan için bir ses çıkarmıyor, sadece aslan :)
Yemeklere gelince ....
Domatesi, salatalığı, pekmezi çok seviyor. Et, tavuk, balık yiyor ama sanki balığı daha çok seviyor :)
Ayran, portakal suyu, ıhlamur ve suyu da seviyor. Çorbalarla da arası iyi. Özellikle yoğurt çorbası kurtarıcımız. Sebze yemeklerine bayıldığını söyleyemem. Sanki sırf aç olduğu için yerse yiyor.
Karpuzu çok sevdi, görünce mutlaka istiyor. Muzu da seviyor, kim sevmez ki. Kek kurabiye gibi tatlı şeyleri de seviyor, fazla vermesek de ara sıra yapıyoruz evde, yiyor bayıla bayıla.
Bir de cuma günü sünnet olacak. Minik.
Oğlum ne diyor ?
anni :) (tabii ki anne :))
bababa - babam - bamba (tabii ki baba)
annanenene (annane)
dadada (dede)
amba (lamba)
ambu ambu (ambulans)
dandi dandi (dandini)
an (can)
bababa - babam - bamba (tabii ki baba)
annanenene (annane)
dadada (dede)
amba (lamba)
ambu ambu (ambulans)
dandi dandi (dandini)
an (can)
20 Haziran 2012 Çarşamba
Annelere yorumlar
Slingomom da bir yazı okudum bugün. Annelere yapılan yorumlar hakkında..
Aslında en güzeli tüüüm yorumlara kulakları tıkamak ve kendi içgüdülerimizle hareket etmek. Ama her zaman olmuyor işte. Herkes bıdı bıdı konuşurken, birinden birine takılıyorsun. Durup dururken insanı kendini sorgular hale getiriyorlar. Acaba yanlış bir şey mi yapıyorum diye. Halbuki bunun yanlışı doğrusu yok. Her çocuk başka bir çocuk, her anne başka bir anne. Tek doğru yok işte yok .
Şimdiye kadar beni sinir eden sevgili yorumlar :
Ve hepsi iyi niyetle söylenmiştir, eminim.
- Sırtına bir şey giydirsen, hava soğuk gibi.
- Burası sıcak gibi, daha ince bir şeyler giydirsen
- Acaba karnı mı aç?
- Sütün mü yetmiyor acaba?
- Üşütmüş bu çocuk. (Halbuki, virütik bir hastalığı vardır o sırada. )
- Sebze pişiriyor musun?
Aslında en güzeli tüüüm yorumlara kulakları tıkamak ve kendi içgüdülerimizle hareket etmek. Ama her zaman olmuyor işte. Herkes bıdı bıdı konuşurken, birinden birine takılıyorsun. Durup dururken insanı kendini sorgular hale getiriyorlar. Acaba yanlış bir şey mi yapıyorum diye. Halbuki bunun yanlışı doğrusu yok. Her çocuk başka bir çocuk, her anne başka bir anne. Tek doğru yok işte yok .
Şimdiye kadar beni sinir eden sevgili yorumlar :
Ve hepsi iyi niyetle söylenmiştir, eminim.
- Sırtına bir şey giydirsen, hava soğuk gibi.
- Burası sıcak gibi, daha ince bir şeyler giydirsen
- Acaba karnı mı aç?
- Sütün mü yetmiyor acaba?
- Üşütmüş bu çocuk. (Halbuki, virütik bir hastalığı vardır o sırada. )
- Sebze pişiriyor musun?
22 Mayıs 2012 Salı
Bebek Eşyaları
Geriye dönüp baktığımda aldığım ve memnun kaldığım şeyler :
- Mothercare Oda Takımı - Hem karyola boyutları ideal, hem de diğer ürünleri çok kullanışlı. Biz karyola, dolap, iki tane de çekmeceli dolap aldık. 2 ayrı serinin ürünlerini birleştirip aldık. Dolap ve yatak Pure serisi, uzun ince 5 çekmeceli dolap (tallboy) ve 3 çekmeceli alt değiştirme ünitesi Westburry.
- Fisher Price Dönence - 6 aylık olduktan sonra tutup çektiği için yataktan çıkardık. Şimdi yine odasında başka bir köşede duruyor. Gece uyuturken açıyoruz müziği çalıyor. Bazen de ışıklarını açıyoruz onlara da hala bakıyor. Şimdi parmaklarıyla göstermeyi öğrendi. Tavana yansıyan kelebek şekillerini gösteriyor.
- Can Bebe Bebek Bakım Örtüsü. Çok kullanışlı. Kullan at şeklinde yapılmış. Ama tabii kirlenmediği sürece aynı örtüyü kullanabiliyorsun.
- Uni baby Islak Mendil - hala kullanıyoruz. diğer ıslak mendiller gibi parfümlü, birşeyli birşeyli değil. Bildiğin pamuk mendil ve su o kadar.
Fotoğraftaki Önlükler: LEFTRight via Etsy
- Mothercare Oda Takımı - Hem karyola boyutları ideal, hem de diğer ürünleri çok kullanışlı. Biz karyola, dolap, iki tane de çekmeceli dolap aldık. 2 ayrı serinin ürünlerini birleştirip aldık. Dolap ve yatak Pure serisi, uzun ince 5 çekmeceli dolap (tallboy) ve 3 çekmeceli alt değiştirme ünitesi Westburry.
- Fisher Price Dönence - 6 aylık olduktan sonra tutup çektiği için yataktan çıkardık. Şimdi yine odasında başka bir köşede duruyor. Gece uyuturken açıyoruz müziği çalıyor. Bazen de ışıklarını açıyoruz onlara da hala bakıyor. Şimdi parmaklarıyla göstermeyi öğrendi. Tavana yansıyan kelebek şekillerini gösteriyor.
- Can Bebe Bebek Bakım Örtüsü. Çok kullanışlı. Kullan at şeklinde yapılmış. Ama tabii kirlenmediği sürece aynı örtüyü kullanabiliyorsun.
- Uni baby Islak Mendil - hala kullanıyoruz. diğer ıslak mendiller gibi parfümlü, birşeyli birşeyli değil. Bildiğin pamuk mendil ve su o kadar.
Fotoğraftaki Önlükler: LEFTRight via Etsy
18 Mayıs 2012 Cuma
Ne Düşündüm Ne Oldu - Devam
Dedim ki, ben bebeğimi alıp alışveriş merkezlerine götürmem. Başka yerlerde buluşurum arkadaşlarımla. Evde olurum, parkta olurum. Meğer alışveriş merkezleri ne kadar da rahat oluyormuş, minik bir bebekle. Gündüzleri hiç kalabalık olmuyormuş. Alt değiştirme, emzirme için ayrılan bebek bakım odaları varmış. Hatta mesela, Ankara Gordion'daki Mothercare mağazasının kendi bebek odası var müşterileri için. Benim en rahat ettiğim bebek odalarından biri orasıydı.
Bebeğimi kucakta uyutmam bence ben diyordum. Bizim minik 13 aylık oldu, hala kucakta uyutuyoruz. Hem de ayakta ve kucakta. Alıştı mı alıştı evet. Ama oğluma sarılıp sarılıp uyutmak da ayrı güzel ya. :)
Bebeğimi kucakta uyutmam bence ben diyordum. Bizim minik 13 aylık oldu, hala kucakta uyutuyoruz. Hem de ayakta ve kucakta. Alıştı mı alıştı evet. Ama oğluma sarılıp sarılıp uyutmak da ayrı güzel ya. :)
0 - 3 Yaşın Önemi
Sabiha Paktuna Keskin'in makalelerini okuyorum. 0-3 Yaş için yazdığı aşağıdaki makaleyi beğendim.
Bebekle anne arasında olağanüstü bir bağ vardır…Bebek ile annesi arasında hissedilen bir bağ vardır. Bebek, bir oda dolusu insan içinde bile annesini fark eder. Ağlarken, annesinin kucağına gelince susar. Annesinin varlığında yaramazdır. O yokken, 'kuzu' gibidir. Değil kardeşi, telefondaki sesle bile annesini paylaşamaz. Daha pek çok durumda, görünmez olan çocuk-anne bağı görünür olur.
Çocuk ile annesi arasındaki bu bağın örselenmesi halinde, çocukta 'ayrılma anksiyetesi' ortaya çıkar. Çocuk içine kapanır, zihin ve lisan gelişimi durur, hatta geriler. Uyuyamaz, kabızlık çeker, aşırı terler, hırçındır ve öfke krizleri yaşar. Saçını kestirmez, tırnağını elletmez. Başına su dökmek sanki bir felakettir. İşte böyle durumlarda, görünmez sanılan çocuk-anne bağı, daha bir görünür olur.
Çocuk ile anne arasındaki bu bağ elle tutulur, gözle görünür olmadığından; çocukta ortaya çıkan içe kapanma ve gelişme gerilemesinin nedeni ilk bakışta anlaşılamayabilir. Sonuç olarak çocuk; 'huysuz, huzursuz, hırçın' olarak nitelenir. Bu davranışların altında yatan sebep araştırılmazsa; çocuğun sıkıntısı geçmediği gibi artarak devam eder. Öyle ki; davranışlarını da yaşam boyu etkiler.
Beyinde bu bağın gerçekleşmesinde rolü olan olağanüstü mekanizmaların keşfedilmesiyle birlikte, çocuk-anne bağının somut varlığı tartışmasız kabul ediliyor. Bu beyinsel yapıların keşfinden yıllar önce, bebek ile annesi arasında kurulan bu ilişkinin yetişkin davranışlarına olan etkisinden söz eden Bolwlby ve Ainsworth'ün isimleri, Himalayalar'da iki tepeye verilmiştir.
Bu çok özel beyin yapıları yaşamın ilk üç yılında kurgulanır. Etkileri ise, yaşam boyu sürer. Bir başka deyişle, yaşamın ilk üç yılında gerçekleşen anneye bağlanma sürecindeki herhangi bir olumsuzluk, bireyin davranışlarını yaşam boyu olumsuz olarak etkilemeye devam eder.
0-3 yaş arasında "anneye bağlanma", "anneye bağımlılık" değildir. Bu yaşlarda bağlanmanın gerektiği biçimde olmaması, çocuğun gelişimini geriletir hatta durdurur…
Anneler de çocuklarına görünmez bir bağ ile bağlıdırlar…
Bu bağı zedeleyen her şey, annede de gerginlik yaratır. Yaptığımız araştırmalardan birinde, çocuğun anaokuluna gitmek üzere evden ayrılmasının dahi, annede derin bir kaygı yarattığını saptadık. Üstelik bu kaygı, annenin davranışlarına önemli ölçüde yansıyordu. Gerek bu çalışmanın sonucu, gerekse anne davranışları üzerine yapılmış olan diğer gözlemlere dayanarak, sebep ve süresi ne olursa olsun, bir annenin çocuğundan ayrılması halinde hissettiği endişenin 'kaybetme anksiyetesi' olduğu iddia edilebilir. Çünkü annenin, çocuğundan her ayrılışında onu kaybetme korkusuna kapıldığı açıktır.
Ayrılma anksiyetesi nedir?
Ayrılma anksiyetesi (korkusu); bebeğin kendisini koruyup kollayan, onun bakımını yapan kişinin, yani annenin yokluğunda, öz varlığının tehlikede olduğunu hissetmesidir.
Ayrılma anksiyetesi (korkusu); bebeğin kendisini koruyup kollayan, onun bakımını yapan kişinin, yani annenin yokluğunda, öz varlığının tehlikede olduğunu hissetmesidir.
Yaşamın ilk üç yılında çocuk, yaşayabilmek için bakıma muhtaçtır. O nedenle, annenin yokluğu, bu yaş çocuğu tarafından yaşamın sonu olarak algılanır ve anksiyeteye yol açar. Nitekim çocuk öz bakımını yapabilecek olgunluğa ulaşınca, annesine olan bağlanma ve dolayısıyla annesinden ayrıldığında hissettiği anksiyete ortadan kalkar.
Yaşamın ilk üç yılı boyunca, annenin sürekli sıcak, içten, koruyucu, kollayıcı davranışları sonunda kazanılan anneye bağlanma mekanizmaları, üçüncü yaştan sonra annenin kaybı ile anksiyeteye yol açmasa da, yetişkinin davranışları üzerindeki etkisini başka biçimde hissettirir.
Temel ihtiyaçları anne sıcaklığı ile anında karşılanan çocuk, bu sayede başkalarına güvenebilmenin temeline sahip olur. Aksi halde, yaşam boyu diğerlerine güvenmekte sıkıntı yaşar. Başkasına güven en zor kazanılan ama en çabuk kaybedilen duygudur. Yabancı birinin herhangi bir saldırısı üzerinde durulmaz, bu saldırı unutulur gider. Oysa güvenilen birinin en ufak bir yan bakışı, en ufak bir ters davranışı dahi asla affedilmez. İnsanın iç dünyasında silinmez izler bırakır. Çünkü güvenmek; kendini teslim etmektir. Böylesine hassas bir duygu olan güven, yaşamın ilk üç yılı boyunca anında ve sürekli bir şekilde özverili, koruyucu, kollayıcı anne davranışlarına karşılık olarak kazanılır. Aksi halde, yaşam boyu kazanılamaz. Eksikliği hep hissedilir.
Sevgilerimle,
Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin17 Mayıs 2012 Perşembe
Ne düşündüm Ne Oldu
Doğumdan önce neler düşündüm ? Sonra neler oldu ? :)
Herşey doğumla başladı. Kesinlikle normal doğum diyordum. Sezaryen oldum. Hem de apar topar. Biraz da garip bir hikaye bence. Bir ara yazmalıyım. Hala bu konuda gidip doğum doktorumla konuşmam gerektiğini düşünüyorum ama adam detayları hatırlamaz ki, boşver hem ne olacak ki diye kendimi durduruyorum.
Tostosa yatak aldık. Kocaman kalın ortopedik. (Yataş). Koyduk karyolanın içine. Karyolamız Mothercare. Hatta o ara Mothercare'in ve Yataş'ın yatakları arasında kararsız kalmıştık. Mothercare'in kendi karyolaları için önerdiği yataklar 10cm kalınlığında, incecik yataklar. Yataş'ın ortopedik bebek yatağı ise 18 cm gibi. Mothercare karyolaları biraz alçak, daha doğrusu daha az derin olduğu için kalın yatak önermiyorlar. Ama tabii biz onları dinlemedik, ortopedik olsun diye Yataş aldık.
İlk aylar güzeldi, yattı yuvarlandı içinde. Ama yatağın içinde kendi kendine ayağa kalktığında, ki bu herhalde 9 aylıkken olmuştur (9 aylık mı emin değilim, kısmen atıyorum, çünkü geçmişe dair, kronolojik olarak, çok az şey hatırlayabiliyorum :) ), karyola korkulukları göğsünden de aşağıya geldi. Hop diye dışarı atlamaya çalışır diye korktuk. Bu durumun olacağını biliyorduk ama nedense gözlerimizle görmemiz gerekiyormuş. Bunun üzerine, park yatağının içine aldığımız visco ince yatağı, karyolasının içerisine koyduk. Tabii küçük geldi yatak boyu eni. Bunun üzerine, etrafa bir takım şeyler sıkıştırdık. Doğumdan önce bana deselerdi böyle böyle yapacaksın, hayatta inanmazdım.
Kocaman kalın ortopedik yatak da annemin evine gitti. Tostos orada yerde yatıyor gündüzleri. Bir şekilde işe yaramış da oldu. Annemdeki yatak ortamını da oluşturmuş olduk bu şekilde. Bir de yatak yerde olduğu için, uyanınca, kendisi yataktan inebiliyor. Ve oyun oynarken ara sıra oraya inip çıkıyor, oyun oynuyor. Çok seviyor yatağını.
Park yatak diyince, park yatak almam diyordum. Hoop aldım. Bir şekilde almamız gerekti ve aldık. Gerekli miydi gereksiz miydi bilmiyorum. Sonuçta konforun sonu yok. Rahat ettik o ayrı.
Diğer planım, tostosun biberonla süt içmesi, sulukla su içmesiydi. İkisi de olmadı. Ne biberon kullandı, ne de suluk. 6 aylık tan beri bardakla su içiyor. Aldığımız sulukla da oynamayı çok seviyor. Süt de, anne sütü dışında süt vermedim henüz. Onu da en organik yollarla, benden içiyor :) . O kadar da şey okudum. Biberona alışma, biberonu bırakma. Ve o kadar da biberon aldık. Gaz yapmayan biberon, 0 aylık biberon, 3 aylık biberon. :) Aldığımız biberonları dişlerini kaşımak için çiğnedi sadece. Belki aç olduğunda, biraz zorlamak mı gerekiyordu. Ama ben de o durumlarda pek kıyamayıp, vazgeçenlerdenim. Açıkçası içim rahat etsin de varsın biberon da almasın. Normal süt içmeye başladığında da bardaktan içecek artık.
Emzik konusunda da aynı hikaye. Emzik de almadı bizim tostos. Epey bir emzik aldık, denedik. Uyurken denedik, sabah denedik akşam denedik, en son az biraz pekmezle bile denedik. İlk 6 aydan sonra emzik sevdasından vazgeçtik. Aman artık almasın zaten şeklinde. Uykuya dalmasında yardımcı olur diye alsın istemiştim ben 1 ay geçtikten sonra. Tracy nin kitabındaki "prop" (araç ya da bir şey işte) kullanarak uyumasın bebek anlayışını başaranları buradan tebrik ediyorum. Ben bu anlayışı uygulayamadım hiç. Uygulayan da tanımıyorum o ayrı. Bizimkinin prop u benim. :)
Daha doğumdan önce konuşuyorduk, 1 yaşına gelsin, bırakırız miniği anneme, gideriz tatile dedik. Ama hiç öyle olmayacak gibi görünüyor. Öncelikle, tatile gidersem, oğlumla beraber giderim diyorum. Bıraksam da öyle bir hafta bırakmak istemem ki diyorum. Bir blogda, "yaşı kadar gün sayısı" yalnız bırakmak ile ilgili bir şeyler okumuştum. Nerede okudum, neden öyledir vs hatırlamıyorum. Ama bana uygun geldi bu sayı. Öyle hissettim. 1 yaşında 1 gece, 2 yaşında 2 gece gibi.
Ben oğluma çok iyi bakarım. Hastalanmaz. Diyordum. Tabi böyle net ve açık değil de, sonuçta buydu düşüncem. Yalan dolan. Kaç kere hasta oldu. En son 2 gün önce doktor antibiyotik vermemiz gerektiğini söyledi. Fazla itiraz etmeden kabul etmek durumunda kaldım.
Şimdi hatırladıklarım bunlar. Daha başkaları da vardır.
Herşey doğumla başladı. Kesinlikle normal doğum diyordum. Sezaryen oldum. Hem de apar topar. Biraz da garip bir hikaye bence. Bir ara yazmalıyım. Hala bu konuda gidip doğum doktorumla konuşmam gerektiğini düşünüyorum ama adam detayları hatırlamaz ki, boşver hem ne olacak ki diye kendimi durduruyorum.
Tostosa yatak aldık. Kocaman kalın ortopedik. (Yataş). Koyduk karyolanın içine. Karyolamız Mothercare. Hatta o ara Mothercare'in ve Yataş'ın yatakları arasında kararsız kalmıştık. Mothercare'in kendi karyolaları için önerdiği yataklar 10cm kalınlığında, incecik yataklar. Yataş'ın ortopedik bebek yatağı ise 18 cm gibi. Mothercare karyolaları biraz alçak, daha doğrusu daha az derin olduğu için kalın yatak önermiyorlar. Ama tabii biz onları dinlemedik, ortopedik olsun diye Yataş aldık.
İlk aylar güzeldi, yattı yuvarlandı içinde. Ama yatağın içinde kendi kendine ayağa kalktığında, ki bu herhalde 9 aylıkken olmuştur (9 aylık mı emin değilim, kısmen atıyorum, çünkü geçmişe dair, kronolojik olarak, çok az şey hatırlayabiliyorum :) ), karyola korkulukları göğsünden de aşağıya geldi. Hop diye dışarı atlamaya çalışır diye korktuk. Bu durumun olacağını biliyorduk ama nedense gözlerimizle görmemiz gerekiyormuş. Bunun üzerine, park yatağının içine aldığımız visco ince yatağı, karyolasının içerisine koyduk. Tabii küçük geldi yatak boyu eni. Bunun üzerine, etrafa bir takım şeyler sıkıştırdık. Doğumdan önce bana deselerdi böyle böyle yapacaksın, hayatta inanmazdım.
Kocaman kalın ortopedik yatak da annemin evine gitti. Tostos orada yerde yatıyor gündüzleri. Bir şekilde işe yaramış da oldu. Annemdeki yatak ortamını da oluşturmuş olduk bu şekilde. Bir de yatak yerde olduğu için, uyanınca, kendisi yataktan inebiliyor. Ve oyun oynarken ara sıra oraya inip çıkıyor, oyun oynuyor. Çok seviyor yatağını.
Park yatak diyince, park yatak almam diyordum. Hoop aldım. Bir şekilde almamız gerekti ve aldık. Gerekli miydi gereksiz miydi bilmiyorum. Sonuçta konforun sonu yok. Rahat ettik o ayrı.
Diğer planım, tostosun biberonla süt içmesi, sulukla su içmesiydi. İkisi de olmadı. Ne biberon kullandı, ne de suluk. 6 aylık tan beri bardakla su içiyor. Aldığımız sulukla da oynamayı çok seviyor. Süt de, anne sütü dışında süt vermedim henüz. Onu da en organik yollarla, benden içiyor :) . O kadar da şey okudum. Biberona alışma, biberonu bırakma. Ve o kadar da biberon aldık. Gaz yapmayan biberon, 0 aylık biberon, 3 aylık biberon. :) Aldığımız biberonları dişlerini kaşımak için çiğnedi sadece. Belki aç olduğunda, biraz zorlamak mı gerekiyordu. Ama ben de o durumlarda pek kıyamayıp, vazgeçenlerdenim. Açıkçası içim rahat etsin de varsın biberon da almasın. Normal süt içmeye başladığında da bardaktan içecek artık.
Emzik konusunda da aynı hikaye. Emzik de almadı bizim tostos. Epey bir emzik aldık, denedik. Uyurken denedik, sabah denedik akşam denedik, en son az biraz pekmezle bile denedik. İlk 6 aydan sonra emzik sevdasından vazgeçtik. Aman artık almasın zaten şeklinde. Uykuya dalmasında yardımcı olur diye alsın istemiştim ben 1 ay geçtikten sonra. Tracy nin kitabındaki "prop" (araç ya da bir şey işte) kullanarak uyumasın bebek anlayışını başaranları buradan tebrik ediyorum. Ben bu anlayışı uygulayamadım hiç. Uygulayan da tanımıyorum o ayrı. Bizimkinin prop u benim. :)
Daha doğumdan önce konuşuyorduk, 1 yaşına gelsin, bırakırız miniği anneme, gideriz tatile dedik. Ama hiç öyle olmayacak gibi görünüyor. Öncelikle, tatile gidersem, oğlumla beraber giderim diyorum. Bıraksam da öyle bir hafta bırakmak istemem ki diyorum. Bir blogda, "yaşı kadar gün sayısı" yalnız bırakmak ile ilgili bir şeyler okumuştum. Nerede okudum, neden öyledir vs hatırlamıyorum. Ama bana uygun geldi bu sayı. Öyle hissettim. 1 yaşında 1 gece, 2 yaşında 2 gece gibi.
Ben oğluma çok iyi bakarım. Hastalanmaz. Diyordum. Tabi böyle net ve açık değil de, sonuçta buydu düşüncem. Yalan dolan. Kaç kere hasta oldu. En son 2 gün önce doktor antibiyotik vermemiz gerektiğini söyledi. Fazla itiraz etmeden kabul etmek durumunda kaldım.
Şimdi hatırladıklarım bunlar. Daha başkaları da vardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



